YARGITAY Ceza Genel Kurulu
Esas No: 2012/9-1259
Karar No : 2013/34

Konu: HAKSIZ TUTUKLAMA NEDENİYLE MANEVİ TAZMİNAT DAVASINDA AVUKATA VEKALET ÜCRETİ YERİNE DİLEKÇE YAZIM ÜCRETİ ÖDENMESİ

Davacının haksız tutuklanma sonucu uğramış olduğu zarar nedeniyle 3.000 Lira manevi tazminatın davalıdan tahsiline yönelik isteminin kısmen kabulü ile 2.660 Lira manevi tazminat ve dilekçe yazım ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine ilişkin, Batman Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.10.2004 gün ve 172-197 sayılı hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 19.01.2010 gün ve 14067-362 sayı ile;

“Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, tarifenin 2. kısım 2. bölümünün 10. sıra numarasındaki ücretten az olmamak üzere belirlenen vekalet ücreti yerine dilekçe yazım ücreti tayin edilmesi temyiz edenin sıfatı nedeniyle bozma nedeni yapılmamıştır.

Davacı vekili dava dilekçesinde davacının tutuklu kaldığı 3 ay süre için tazminat talep etmiş olup, talepten fazlaya hükmedilemeyeceğinden bu süre gözetilerek manevi tazminat miktarının tayini gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 14.04.2010 gün ve 79 -75 sayı ile;

“…Bozma ilamının aksine mahkememiz önceki kararında talepten fazlaya hükmetmiş değildir, asıl olan manevi tazminat isteminin miktarıdır ve bu istemin uğranılan manevi zarar bütünlüğü dahilinde ileri sürülmesidir. Dava dilekçesinde 3.000 TL olarak manevi tazminat talebinde bulunulduğu açıktır. Tutuklu kalınan sürenin yazım hatası sonucunda dava dilekçesinde eksik gösterilmesi manevi zarar bütünlüğünü ve bu bütünlük gereğince ileri sürülen manevi zararın parasal miktarını değiştirmez, yani mahkemece gerçek tutukluluk süresinin gözönünde bulundurulması ve manevi zararında bu süreç için belirlenmesi öncelikli meseledir. Bu noktada istem sonucunun değerlendirilmesi yöntemine gidilecektir. Önceki kararımızda ‘istem sonucu zarar miktarı 3 ay içindir ve daha fazla tutuklu kalınması nedeniyle ileri sürülen talebin şu miktarda kabulü gerekir’ gibi bir yaklaşım da gösterilmiş değildir” gerekçesiyle direnerek, ilk hükümdeki gibi aynı miktarda manevi tazminat ile dilekçe yazım ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar vermiştir.

Bu hükmün de davalı hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.01.2012 gün ve 281442 sayılı “düzelterek onama” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay 12. Ceza Dairesine, Özel Dairece de 26.06.2012 gün ve 14003-15998 sayılı tevdi kararıyla Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 466 sayılı Kanuna göre açılan tazminat davasında talepten fazla tazminata hükmedilip edilmediğinin belirlenmesine ilişkindir,
İncelenen dosya içeriğinden;

Davacının silahlı terör örgütüne yardım ettiği iddiasıyla 14.05.1998 günü gözaltına alınıp tutuklandığı, Diyarbakır 4 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesince yürütülen yargılama sonunda 04.02.1999 gün ve 142-21 sayılı kararla beraatına ve tahliyesine karar verildiği, bu hükmün beraat eden davacı yönünden temyiz edilmeksizin kesinleştiği, kesinleşen kararın davacıya tebliğ edilmediği,

Davacı vekilinin 29.07.2004 tarihli dilekçesiyle, davacının tutuklu kaldığı günleri hatalı olarak 14.05.1998 ila 13.08.1998 tarihleri arası olarak göstererek 3.000 Lira manevi tazminat talebinde bulunduğu, dilekçesine davacının beraatına karar verilen kesinleşmiş mahkeme kararını da eklediği, bu kararın başlık kısmında davacının tutuklu kaldığı günlerin “14.05.1998-04.02.1999” olarak gösterildiği, davacı vekilinin dilekçesinde faiz isteminde bulunmadığı anlaşılmaktadır.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı CMK’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 18. maddesi ile 466 sayılı Yasa Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı CMK’nda, “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” ana başlığı altında, 141 ilâ 144. maddelerinde, tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir. Ancak 5320 sayılı Kanunun 6. maddesi gereğince, 466 sayılı Kanun hükümleri 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden geçerli olduğundan, uyuşmazlık konusunun 466 sayılı Kanun hükümleri ve bu hükümler doğrultusundaki yargısal kararlarla sürdürülen uygulamalar kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasasının 30. maddesinde düzenlenmiş, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmiştir. Bu düzenleme doğrultusunda 466 sayılı “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun” 1964 yılında kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.

466 sayılı Kanunun 1. maddesinde; tazminat verilmesini gerektiren kanun dışı yakalama ve tutuklama halleri, bir başka deyişle öngörülen tazminatın hangi durumlarda istenebileceği yedi bent halinde gösterilmiş, 2. maddesinde; dava açmaya ilişkin şartlar ve yöntemi açıklanarak bu davalara bakmakla ağır ceza mahkemeleri görevlendirilmiş, 3. maddesinde de; tazminat davalarının incelenmesi ve mahkemece karara bağlanması süreç ve yöntemi, olağan ceza ve hukuk yargılama yöntemlerinden farklı biçimde düzenlenmiş, ayrıca mahkemenin kararı aleyhine tebliğ tarihinden başlayarak bir hafta içinde temyiz yoluna başvurulabileceği belirtilmiştir.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi 1982 Anayasasında da yer almış ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarının ayrıntılı olarak düzenlenmesinden sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmiş, ancak bu hüküm 17.10.2001 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunun 4. maddesi ile “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” hükmü getirilmiştir.
Diğer taraftan Anayasamızın 90. maddesi uyarınca bir iç hukuk normu gibi değer atfedilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Özgürlük ve güvenlik hakkı” başlıklı 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması halinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu vurgulanmıştır.

466 sayılı Kanun uyarınca ağır ceza mahkemelerinde açılan tazminat davalarının kendine özgü yapısı nedeniyle uygulamada birçok sorunla karşılaşılmış, Ceza Genel Kurulu’nun 09.02.1981 tarih ve 443-33 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında; bu davaların, ceza ve hukuk davalarındaki usûl kurallarını karma biçimde içeren özel bir dava olduğundan, 466 sayılı Kanundaki boşlukların Ceza ve Hukuk Muhakemesi Kanunlarındaki hükümlere göre doldurulması gerektiği, 23.11.2004 gün ve 177-203 sayılı kararında ise; 466 sayılı Kanuna dayalı tazminatlarda, her türlü problemin, öncelikle bu kanun normlarıyla çözümleneceği, açıklık bulunmayan ahvalde “tazminat hukuku” kıyaslamasına başvurulacağı ve bu kanundan kaynaklanan tazminat talebinin en ziyade “haksız fiil” benzeri olduğu gözetilerek çözüme ulaşılacağı kabul edilmiştir.
Manevi tazminatın belirlenme yöntemi üzerinde de kısaca durulmasında fayda bulunmaktadır. Manevi tazminat; tutuklanan şahsın sosyal çevresinde itibarının sarsılması, hürriyetinden yoksun kalınması nedeniyle duyulan elem ve ızdırap ve ruhi sıkıntıların bir nebze de olsa giderilmesi amacına yöneliktir. Manevi zararın tümüyle giderilmesi imkansız ise de, belirlenecek manevi tazminat kişinin acı ve ızdıraplarının dindirilmesinde, sıkıntılarının azaltılmasında etken olacaktır. Bu nedenle manevi tazminata hükmedilirken kişinin cezaevinde kaldığı süre, sosyal ve ekonomik durumu, toplumsal konumu, atılı suçun niteliği, tutuklamanın şahıs üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler dikkate alınarak, adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşır bir miktar olmasına özen gösterilmelidir. Bu belirleme yapılırken, haksız olarak tutuklanan kişinin yani davacının, dilekçesinde tazminat istemine esas oluşturan kesinleşmiş beraat kararına dayanması ve talep ettiği tazminat miktarını göstermesi yeterli olup, haksız tutukluluğun tamamı için tazminat talep edilen bir ahvalde ayrıca hangi tarihler arasında tutuklu kaldığını, tutukluluğunun kaç gün sürdüğünü açıkça yazmasına gerek yoktur. Ancak tutuklu kalınan toplam sürenin açıkça bir bölümüne ilişkin olarak dilekçede bir sınırlama yapılmış ve haksız tutukluluğun bu kısmına yönelik tazminat isteminde bulunulmuş ise o takdirde tazminat hesabında sadece bu süre dikkate alınabilecektir.

Bu açıklamalar ışığında somut olaydaki uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Davacı vekilinin dilekçesinde, davacının tutuklu kaldığı süreyi 14.05.1998 ila 13.08.1998 tarihleri arası olarak hatalı göstermiş olmasına karşın, yerel mahkemenin yaptığı araştırma sonucunda tespit ettiği davacının tutuklu kaldığı sürenin tamamını yani 14.05.1998-04.02.1999 tarihleri arasını esas alması nedeniyle talepten fazla tazminata hükmedildiği düşünülebilecek ise de, davacı vekilinin dilekçesine eklediği kesinleşen beraat kararında tutukluluk tarihinin açıkça gösterilmesi, tutuklu kalınan sürenin bir bölümüne ilişkin olmayıp tamamına yönelik tazminat istemi iradesinin ortaya konulması, yerel mahkemece talep edilen 3.000 Liralık manevi tazminat miktarını aşmayacak şekilde 2.660 Lira manevi tazminata hükmedilmiş olması karşısında, davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilen tazminat miktarının talepten fazla olmadığının kabulü gerekir. Önemli olan husus, kesinleşen ve beraatle sonuçlanan bir ceza davasında tutuklu kalınmasına dayanılarak belirli bir miktarda tazminat istenmesi olup, tutuklu kalınan sürenin bir bölümüne yönelik olarak tazminat isteminde bulunulduğu açıkça belirtilmeyen ve tutuklu kalınan sürenin tamamına yönelik tazminat istemi iradesi ortaya konulan bir durumda, tutuklu kalınan sürenin gösterilmesi zorunlu olmadığı gibi sürenin hatalı olarak gösterilmesinin de önemi bulunmamaktadır. Zira yerel mahkemece, tazminat istemenin şartlarının oluşup oluşmadığı araştırılırken, tutuklu kalınan sürenin de kesin olarak tespit edilmesi gerekmektedir.

Diğer taraftan karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13/3 maddesi uyarınca, davacı lehine tarifenin 2. kısım 2. bölümünün 10. sırasında belirtilen vekalet ücreti yerine dilekçe yazım ücretine hükmedilmesi, gerek ilk hükmün gerekse direnme hükmünün yalnızca davalı vekili tarafından temyiz edilmiş olması nedeniyle eleştiri konusu yapılmıştır.

Bu itibarla, 466 sayılı Kanuna göre talep edilen miktarı aşmayacak şekilde davacı lehine 2.660 Lira manevi tazminata hükmedilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından, eleştiri dışında usul ve kanuna uygun bulunan yerel mahkeme direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:Açıklanan nedenlerle;

1- Batman Ağır Ceza Mahkemesi 14.04.2010 gün ve 79-75 sayılı direnme hükmü eleştiri dışında usul ve kanuna uygun bulunduğundan ONANMASINA,

2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.01.2013 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.